- Aralık 2005
- Ocak 2006
- Şubat 2006
- Mart 2006
- Nisan 2006
- Mayıs 2006
- Haziran 2006
- Temmuz 2006
- Ağustos 2006
- Eylül 2006
- Ekim 2006
- Kasım 2006
- Aralık 2006
- Ocak 2007
- Şubat 2007
- Mart 2007
- Nisan 2007
- Mayıs 2007
- Haziran 2007
- Temmuz 2007
- Ağustos 2007
- Eylül 2007
- Ekim 2007
- Kasım 2007
- Aralık 2007
- Ocak 2008
- Şubat 2008
- Mart 2008
- Nisan 2008
- Mayıs 2008
- Ekim 2008
- Kasım 2008
- Aralık 2008
- Ocak 2009
- Şubat 2009
- Mart 2009
- Nisan 2009
- Mayıs 2009
- Haziran 2009
- Temmuz 2009
- Ağustos 2009
- Eylül 2009
- Ekim 2009
- Kasım 2009
- Aralık 2009
- Ocak 2010
- Şubat 2010
- Mart 2010
- Nisan 2010
- Mayıs 2010
- Haziran 2010
- Ağustos 2010
Yazdıklarım:
Link Verenler:
silgihanim@gmail.com
- E ben de bir yerde nudistim yani.
- Nerde?
- Banyoda?
Aklıma şey geldi şimdi: Skör eskiden Anastasya'nın tersten okunuşunun da Anastasya olduğunu sanıyordu.
Kaç gündür Guccap Abi'yi göremiyordum. Guccap Abi, bizim apartmanda oturan, Vincent isimli bir köpeği olan, yakışıklı bir avukat ağabey. Akşamları kapının önüne sigara içmeye indiğimde veya sabahları evden çıkarken karşılaşıyoruz genelde. Vincent bembeyaz bir yavru, henüz altı aylık. Guccap Abi'nin söylediğine göre en sevdiği arkadaşı benmişim. Beni görmediği günler havlayarak benden bahsediyormuş, canım Vinsınt. Aslında Vincent'la aramızdaki ilişkinin güçlenmesi biraz zaman aldı.
Akşamları Guccap Abi işten gelene kadar çişini zor tutan Vincent, apartmandan dışarı çıktıklarında genelde yüzüme bakmazdı. Ne oldu da BFF olduk değil mi, hemen anlatayım. Bir akşam yine sigara içiyor ve apartmandan çıkan insanlı köpeklere bakıyordum, gerçekten çeşit çeşitler. Buradaki insanların beni çıldırtan sevimlilikleri yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da süregeliyor. Köpeklerini ya evlatları, ya da kardeşleri olarak görüyorlar. Yani gerçekten. İşte ben kapıda oturmuş köpeciklere bakarken Vincent'la Guccap Abi belirdiler. Karşılıklı bir "How you doin'?"leşmeye kalmadı, Vincent efendi gelip benim ayağımın dibine şorrr diye bütün torbayı boşaltıverdi. "Eyvah" dedim içimden, "abi fena kızacak şimdi." Ay fakat o da ne, Guccap Abi durumu hiç sallamayıp hayvana sarıldı, poposuna poposuna vurup "Afferim oğluma ooohh ne de güzel işedin sen öyle" falan gibi şeyler söyledi. Ulan? O ayakkabılar kaç paraydı sen biliyor musun Guccap Efendi?
O günden sonra Vincent'la aramızda çok sağlam bir bağ kuruldu. Apartmanın önünde ne zaman beni görse gelip hemen yanıbaşıma çişini yapar, gider. Kaç gündür göremedim diyordum değil mi? Dün evden çıkıp markete doğru yürürken yolda karşılaştık bunlarla, Vincent çıldırdı yine, eteğimi falan ısırdı. Sonra da heyecandan olacak, hemen ayağımın yanında, büyük çişini tutamadı. Ve artık abisi midir, babası mıdır nedir o kenafir gözlü avukat, ismini almasına sebebiyet veren o şahane cümleyi kurdu: "Good job! Good job boy!"
Boyun devrilsin Guccap Efendi, böyle çocuk yetiştirilmez. Pazartesi günü Sosyal Hizmetleri arayıp Vincent'ın velayeti için başvuracağım.
- Candan Ercetingoz napiyor acaba?
- Kim be?
- Ya Kemal Ercetingoz iste.
- Kenan?
- Bence Kemal de olurmustu.
-Bes dakika sonra-
- Emel Celik Ercan mi dinlesek?
- Hahaha ay salak.
Her gunum daha da mi yogun geciyor, bana mi oyle geliyor emin degilim. Buraya ilk geldigimde yemek yapacak, sehri gezecek, alisveris yapacak, fotograf cekecek, sonra da film izleyebilecek zaman buluyordum, artik eve gelip saatlerce odev yapip uyuyorum. Parasut yemek yapti gecen hafta iki gece, ben olu gibi gozlerle hirkamin icinde makale okurken. Cumartesi gunu Italyan festivaline gittik, allahim nasil guzeldi. Sarkicilar seyrettik, haslanmis misir yedik, "uc pound domates tart usta" dedik. Butun haftanin yorgunlugu ustumden ucup gitti. Bugun tabii yine odevler, makaleler, bir de gidip hocanin birine "Beni daha cok yoracak bir seyler istiyorum, daha zor bir seyler yapmam lazim" deme gafletim yuzunden ustume binen otuz sayfa makale ile bogustum. Ikiye bolunuyorum bazen; bir yanim "lan manyak misin cik dolas" diyor, obur tarafim her dakikayi verimli gecirmek icin kendini yirtiyor. Arada yipraniyorum. Sonra bugun Cagri ile bulustuk. Sekiz sene olmus birbirimizi gormeyeli. En son Ankara'da Ogretmenler Lokali miydi, oyle bir yerde raki icip balik yemistik. Cocuktuk. Buyumusuz simdi, ama gulmeler ayni. Kakara kikiri nasil gecti zaman anlamadik, hava da mis gibiydi, hos yarin yine on derece dusuyor. Havalar da benim gibi iste, birbirimizin sirtini seviyoruz. Yarin tiyatromuzun bu sezonki acilisini yapacagiz, heyecan dorukta. Simdi gozlerimden uyku akarken kendi kendime diyorum ki, bu sefer kesin kucuk bir rol alacagim, kalan zamanimda pasalar gibi yatacagim. Ama yarin yine icimdeki inek beni ele gecirecek ve tum egitim hayatim boyunca gostermedigim eforu telafi etmek istercesine kosturacagim basrolun pesinden. Sonra aksama sizlanirim yine parasut'e. Bunlarin disinda taneyle degil de kiloyla kabak aldik ve uzun zamandir bu kadar cok kabagi bir arada gormedigim icin ne yapacagimi sasirdim. Belki soyle guzel bir kabak dolmasi? Annemi ozledim.
Yaban eller insana hergun baska turlu igrenclikte besteler yaptiriyor. Sevgili parasutun yaptigi son beste olan "dragonlar dragonlar dragonlar dragonlar dragonlardragonlar hey!"den sonra ben de bu sabah otobus duraginda gordugum George Clooney klonu agbime "Blueberry bagel'in arasindaki Philly cream cheese gibisin oh bebek, hey hey!" diye bir sarki yazdim. Suratina soylemeye utandigim icin, Tayland'li arkadasim B ile nereli oldugunu bilmedigim Stefano'nun beynini tum gun bu besteyle sisirdim. Sarki soylemeden gunler gecmiyor allah sizi inandirsin. Dun de Yang Li (capon) bir anda "Hua! Nah! Nahnah Hua!" diye bagirinca biri ustune saldirdi sandim. Meger en sevdigi sarkiyi soyluyormus. Okuldan donus yolumda super guzel bir butik kesfettim. Yasemin ve Defne, gorseniz aklinizi yersiniz. Bu aralar en buyuk hedefim; yaptigim bu sahane bestelerin degerinin anlasilmasi ve beni zengin etmeleri suretiyle, o butikteki tum vintage goyneklerin ustune yatmak. Allahim duy sesimi. Duy sesimi hey heyhey! (Gercekten yetenekliyim.)
Ismini bir turlu telaffuz edemedigim icin B diye cagirdigim Tayland'li arkadasim sabah ansizin boynuma atlayarak aglamaya basladi. "Yapamiyorum J" dedi, "Gitmek istiyorum buradan. Annemi cok ozledim, tum hocalardan nefret ediyorum ve istesem simdi 10 yasinda bir cocugum olabilirdi, ama ben burada yalnizim." Ben de annemi cok ozledigim icin hicbir sey soyleyemedim. Sirtina pat pat vurup "It's ok" diyebildim sadece. Birinin de benim sirtima pat pat vurup "It's ok" demesi guzel olurdu.
Bu akşam bir ara ağlar gibi oldum, sonra toparladım tabii. Toparlamak dediğim, böyle bir normallik durumu. Heyecan yok, üzüntü yok, mutluluk yok. Kaç gündür böyle. Günleri saymaya başladığımdan beri böyle. Hani işte duyuyoruz ya sağdan soldan, "Son anda havaalanındaki görevli geri göndermiiiş, sınırdışı edilmiiiş!" filan, işte böyle olaylar benim başıma da gelse hiç şaşırmayacak gibiyim. Mesela babam zamanında kütüğümüzü Sakarya'ya taşımış ve 2000 yılında bilgisayarlı sisteme geçildiğinde de, o sisteme geçmeye layık görülmeyen şanslı ailelerden biri biz olmuşuz. Bir iş gününün tamamını buna verince insanda bi' tiklenmeler başlayabiliyor.
"Battı balık yan gider." atasözümüzdeki "Battı balık" ne demek ya? Ne demek allahım yarabbim. Böyle bir saçmalık nasıl olabilir? İflahımız kesildi, bunu fark ettiğimizden beri hayatımız değişti. Battı balık yan gidermiş. Battı fişing yan going var bir de, zaten her şeye o sebep oldu. Gidiyorum ben kafam çok karışık.
M. Night Shyamalan'ı, ilk albümüyle popülariteyi yakalayıp, sonrakilerde gitgide daha da battığı halde kaset çıkarmayı sürdüren bazı şarkıcılar gibi görüyorum. Artık bu nasıl bir özgüven, nasıl bir hırssa inatla film çekmeye devam ediyor adam. Hadi kendi halinde çektikleri beni ırgalamaz, deh der kafamı çeviririm; ama Jamal Malik'ten Zuko yaratmaya çalışan bir zihniyeti cırmalamamak elde mi? Nefret doluyum gerçekten. Bir casting bu kadar mı rezalet olabilir, beddualarım üstünde Night efendi.
- Nerde?
- Banyoda?
silgi @ Cumartesi, Ağustos 28, 2010 -
Aklıma şey geldi şimdi: Skör eskiden Anastasya'nın tersten okunuşunun da Anastasya olduğunu sanıyordu.
silgi @ Cumartesi, Haziran 19, 2010 -
Kaç gündür Guccap Abi'yi göremiyordum. Guccap Abi, bizim apartmanda oturan, Vincent isimli bir köpeği olan, yakışıklı bir avukat ağabey. Akşamları kapının önüne sigara içmeye indiğimde veya sabahları evden çıkarken karşılaşıyoruz genelde. Vincent bembeyaz bir yavru, henüz altı aylık. Guccap Abi'nin söylediğine göre en sevdiği arkadaşı benmişim. Beni görmediği günler havlayarak benden bahsediyormuş, canım Vinsınt. Aslında Vincent'la aramızdaki ilişkinin güçlenmesi biraz zaman aldı.
Akşamları Guccap Abi işten gelene kadar çişini zor tutan Vincent, apartmandan dışarı çıktıklarında genelde yüzüme bakmazdı. Ne oldu da BFF olduk değil mi, hemen anlatayım. Bir akşam yine sigara içiyor ve apartmandan çıkan insanlı köpeklere bakıyordum, gerçekten çeşit çeşitler. Buradaki insanların beni çıldırtan sevimlilikleri yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da süregeliyor. Köpeklerini ya evlatları, ya da kardeşleri olarak görüyorlar. Yani gerçekten. İşte ben kapıda oturmuş köpeciklere bakarken Vincent'la Guccap Abi belirdiler. Karşılıklı bir "How you doin'?"leşmeye kalmadı, Vincent efendi gelip benim ayağımın dibine şorrr diye bütün torbayı boşaltıverdi. "Eyvah" dedim içimden, "abi fena kızacak şimdi." Ay fakat o da ne, Guccap Abi durumu hiç sallamayıp hayvana sarıldı, poposuna poposuna vurup "Afferim oğluma ooohh ne de güzel işedin sen öyle" falan gibi şeyler söyledi. Ulan? O ayakkabılar kaç paraydı sen biliyor musun Guccap Efendi?
O günden sonra Vincent'la aramızda çok sağlam bir bağ kuruldu. Apartmanın önünde ne zaman beni görse gelip hemen yanıbaşıma çişini yapar, gider. Kaç gündür göremedim diyordum değil mi? Dün evden çıkıp markete doğru yürürken yolda karşılaştık bunlarla, Vincent çıldırdı yine, eteğimi falan ısırdı. Sonra da heyecandan olacak, hemen ayağımın yanında, büyük çişini tutamadı. Ve artık abisi midir, babası mıdır nedir o kenafir gözlü avukat, ismini almasına sebebiyet veren o şahane cümleyi kurdu: "Good job! Good job boy!"
Boyun devrilsin Guccap Efendi, böyle çocuk yetiştirilmez. Pazartesi günü Sosyal Hizmetleri arayıp Vincent'ın velayeti için başvuracağım.
silgi @ Cuma, Haziran 18, 2010 -
- Candan Ercetingoz napiyor acaba?
- Kim be?
- Ya Kemal Ercetingoz iste.
- Kenan?
- Bence Kemal de olurmustu.
-Bes dakika sonra-
- Emel Celik Ercan mi dinlesek?
- Hahaha ay salak.
silgi @ Cuma, Mayıs 21, 2010 -
Her gunum daha da mi yogun geciyor, bana mi oyle geliyor emin degilim. Buraya ilk geldigimde yemek yapacak, sehri gezecek, alisveris yapacak, fotograf cekecek, sonra da film izleyebilecek zaman buluyordum, artik eve gelip saatlerce odev yapip uyuyorum. Parasut yemek yapti gecen hafta iki gece, ben olu gibi gozlerle hirkamin icinde makale okurken. Cumartesi gunu Italyan festivaline gittik, allahim nasil guzeldi. Sarkicilar seyrettik, haslanmis misir yedik, "uc pound domates tart usta" dedik. Butun haftanin yorgunlugu ustumden ucup gitti. Bugun tabii yine odevler, makaleler, bir de gidip hocanin birine "Beni daha cok yoracak bir seyler istiyorum, daha zor bir seyler yapmam lazim" deme gafletim yuzunden ustume binen otuz sayfa makale ile bogustum. Ikiye bolunuyorum bazen; bir yanim "lan manyak misin cik dolas" diyor, obur tarafim her dakikayi verimli gecirmek icin kendini yirtiyor. Arada yipraniyorum. Sonra bugun Cagri ile bulustuk. Sekiz sene olmus birbirimizi gormeyeli. En son Ankara'da Ogretmenler Lokali miydi, oyle bir yerde raki icip balik yemistik. Cocuktuk. Buyumusuz simdi, ama gulmeler ayni. Kakara kikiri nasil gecti zaman anlamadik, hava da mis gibiydi, hos yarin yine on derece dusuyor. Havalar da benim gibi iste, birbirimizin sirtini seviyoruz. Yarin tiyatromuzun bu sezonki acilisini yapacagiz, heyecan dorukta. Simdi gozlerimden uyku akarken kendi kendime diyorum ki, bu sefer kesin kucuk bir rol alacagim, kalan zamanimda pasalar gibi yatacagim. Ama yarin yine icimdeki inek beni ele gecirecek ve tum egitim hayatim boyunca gostermedigim eforu telafi etmek istercesine kosturacagim basrolun pesinden. Sonra aksama sizlanirim yine parasut'e. Bunlarin disinda taneyle degil de kiloyla kabak aldik ve uzun zamandir bu kadar cok kabagi bir arada gormedigim icin ne yapacagimi sasirdim. Belki soyle guzel bir kabak dolmasi? Annemi ozledim.
silgi @ Pazartesi, Mayıs 17, 2010 -
Yaban eller insana hergun baska turlu igrenclikte besteler yaptiriyor. Sevgili parasutun yaptigi son beste olan "dragonlar dragonlar dragonlar dragonlar dragonlardragonlar hey!"den sonra ben de bu sabah otobus duraginda gordugum George Clooney klonu agbime "Blueberry bagel'in arasindaki Philly cream cheese gibisin oh bebek, hey hey!" diye bir sarki yazdim. Suratina soylemeye utandigim icin, Tayland'li arkadasim B ile nereli oldugunu bilmedigim Stefano'nun beynini tum gun bu besteyle sisirdim. Sarki soylemeden gunler gecmiyor allah sizi inandirsin. Dun de Yang Li (capon) bir anda "Hua! Nah! Nahnah Hua!" diye bagirinca biri ustune saldirdi sandim. Meger en sevdigi sarkiyi soyluyormus. Okuldan donus yolumda super guzel bir butik kesfettim. Yasemin ve Defne, gorseniz aklinizi yersiniz. Bu aralar en buyuk hedefim; yaptigim bu sahane bestelerin degerinin anlasilmasi ve beni zengin etmeleri suretiyle, o butikteki tum vintage goyneklerin ustune yatmak. Allahim duy sesimi. Duy sesimi hey heyhey! (Gercekten yetenekliyim.)
silgi @ Perşembe, Nisan 15, 2010 -
Ismini bir turlu telaffuz edemedigim icin B diye cagirdigim Tayland'li arkadasim sabah ansizin boynuma atlayarak aglamaya basladi. "Yapamiyorum J" dedi, "Gitmek istiyorum buradan. Annemi cok ozledim, tum hocalardan nefret ediyorum ve istesem simdi 10 yasinda bir cocugum olabilirdi, ama ben burada yalnizim." Ben de annemi cok ozledigim icin hicbir sey soyleyemedim. Sirtina pat pat vurup "It's ok" diyebildim sadece. Birinin de benim sirtima pat pat vurup "It's ok" demesi guzel olurdu.
silgi @ Cuma, Nisan 09, 2010 -
Bu akşam bir ara ağlar gibi oldum, sonra toparladım tabii. Toparlamak dediğim, böyle bir normallik durumu. Heyecan yok, üzüntü yok, mutluluk yok. Kaç gündür böyle. Günleri saymaya başladığımdan beri böyle. Hani işte duyuyoruz ya sağdan soldan, "Son anda havaalanındaki görevli geri göndermiiiş, sınırdışı edilmiiiş!" filan, işte böyle olaylar benim başıma da gelse hiç şaşırmayacak gibiyim. Mesela babam zamanında kütüğümüzü Sakarya'ya taşımış ve 2000 yılında bilgisayarlı sisteme geçildiğinde de, o sisteme geçmeye layık görülmeyen şanslı ailelerden biri biz olmuşuz. Bir iş gününün tamamını buna verince insanda bi' tiklenmeler başlayabiliyor.
İki gündür, şu "yedi kat el" denen tanıdık grubu vardır ya hani, hah, onlar bile aradı beni. Bir tek sen aramadın, japon balığı. Aslında annen de seni panda diye severdi ama. Ne, ağzında havlu mu vardı? Havlu değil de, haberin vardı. Daha ilk gün söyledim. Neyse işlerin yoğundur, kesin.
Şimdi yine bi ağlar gibi oldum. Bir daha ne zaman bu yatakta uyuyabileceğim acaba diye düşündüm. Annem içeriden bir şeyler soruyor, ben sesim gitsin diye bağırarak cevap veriyorum. Seni şimdiden özledim diyen taze âşıkların hissiyatındayım. Annemi şimdiden özledim. Yani gidip şimdi sarılsam, öpsem bir kere daha, yarın birbirimize el salladıktan sonraki ruhayılitimizi geçirecek mi ki? İşte seni ne kadar sevsem, ne kadar öpsem az, biliyorsun.
Tırnağımın da ojesi bozulmuş, güya düzeltecektim yatmadan. Yanımda kırmızı oje götürmediğimi fark ettim şimdi. Oradan alırım. İnsanın tüm hayatını iki bavula sığdırması çok garip bir şeymiş gerçekten. Yeni evini ev yapacak gücü bulmak için götüreceğin üç dört eşyanın hangileri olacağına karar verebilmek filan.
Hepimize iyi geceler, bana bir de iyi yolculuklar. Gidince daha çok yazarım belki, bakalım.
silgi @ Perşembe, Mart 25, 2010 -
"Battı balık yan gider." atasözümüzdeki "Battı balık" ne demek ya? Ne demek allahım yarabbim. Böyle bir saçmalık nasıl olabilir? İflahımız kesildi, bunu fark ettiğimizden beri hayatımız değişti. Battı balık yan gidermiş. Battı fişing yan going var bir de, zaten her şeye o sebep oldu. Gidiyorum ben kafam çok karışık.
silgi @ Cuma, Mart 12, 2010 -
M. Night Shyamalan'ı, ilk albümüyle popülariteyi yakalayıp, sonrakilerde gitgide daha da battığı halde kaset çıkarmayı sürdüren bazı şarkıcılar gibi görüyorum. Artık bu nasıl bir özgüven, nasıl bir hırssa inatla film çekmeye devam ediyor adam. Hadi kendi halinde çektikleri beni ırgalamaz, deh der kafamı çeviririm; ama Jamal Malik'ten Zuko yaratmaya çalışan bir zihniyeti cırmalamamak elde mi? Nefret doluyum gerçekten. Bir casting bu kadar mı rezalet olabilir, beddualarım üstünde Night efendi.
Buyrun merakla beklediğimiz Avatar: The Last Airbender'ın fragmanını şuradan seyredin.
silgi @ Pazar, Şubat 28, 2010 -


Yorum gönder