- Aralık 2005
- Ocak 2006
- Şubat 2006
- Mart 2006
- Nisan 2006
- Mayıs 2006
- Haziran 2006
- Temmuz 2006
- Ağustos 2006
- Eylül 2006
- Ekim 2006
- Kasım 2006
- Aralık 2006
- Ocak 2007
- Şubat 2007
- Mart 2007
- Nisan 2007
- Mayıs 2007
- Haziran 2007
- Temmuz 2007
- Ağustos 2007
- Eylül 2007
- Ekim 2007
- Kasım 2007
- Aralık 2007
- Ocak 2008
- Şubat 2008
- Mart 2008
- Nisan 2008
- Mayıs 2008
- Ekim 2008
- Kasım 2008
- Aralık 2008
- Ocak 2009
- Şubat 2009
- Mart 2009
- Nisan 2009
- Mayıs 2009
- Haziran 2009
- Temmuz 2009
- Ağustos 2009
- Eylül 2009
- Ekim 2009
- Kasım 2009
- Aralık 2009
- Ocak 2010
- Şubat 2010
- Mart 2010
- Nisan 2010
- Mayıs 2010
- Haziran 2010
- Ağustos 2010
- Kasım 2010
- Ocak 2011
- Nisan 2011
- Mayıs 2011
- Kasım 2011
Yazdıklarım:
Link Verenler:
silgihanim@gmail.com
Sabah uyandım, telefondan saate baktım, yedi buçuktu. Darth Vader kafası radyonun saatine baktım, yedi kırk beşti. Darth Vader kafası yaklaşık kırk beş dakika geriden geliyor iki aydır. Düzeltmeye sürekli üşendiğim için, sabahları gözüm ilk ona takıldığında hemen artı eksi kırk beş hesaplarını yapıp yaklaşık saate ulaşıyorum. Tabii kafam karıştı bu sabah. Kafam karışınca aklıma hemen dayım geldi, acaba doğum gününü kutlamış mıydım 29 ekimde? Hayır kutlamamıştım, zaten o gün yıldönümümüzü bile temizlik yaparak kutlamıştık, hemen hatırladım. Ee, o zaman Darth Vader kafası bugün neden on beş dakika ilerde, anlayamadım. Tekrar telefonuma baktım, yedi otuzbirdi. Vay be dedim, ne kadar hızlı düşünmece bu insan kafası. Saatlerin dün gece ben uyurken geri alındığını idrak etmem herhalde bi beş altı saniye daha aldı. Fazla değil. Kalktım, corn flakes yedim yarım kase, Chef Neugebauer'ın dropbox'a attığı midterm'e oturdum. Bitince hiyelkar'ı açtım, vay dedim blogger, görmeyeli ne kadar değişmişsin. Paraşüt uyanınca zorla elimi öptü, üç dolar bayram parası verdim.
Ozan'la New York'a gittiğimiz akşamdan beri hastayım. New York'ta Sibel'in verdiği paracetamol'lü haplar ve yüklendiğim vitaminler günü geçirmemi sağlasa da, döndükten sonraki gün resmen patladım. İçten. Klasik olarak her yutkunuşun bir zımparalanma etkisi yarattığı safhaya geldiğimde, geçen sefer İstanbul'dan getirdiğim antibiyotiği çakmaya başladım. Bir haftada o bitti, hastalık bir gıdım gerilemedi. Mıy mıy mıy bir halde yatakla kanepe arasında iki buçuk hafta daha takıldıktan sonra dün doktora gittim. Alt kirpikleri üsttekilerden uzun olan ve her bir kirpiğini tek tek rimellemiş olan doktor teyze şikayetlerimi dinledi, nefesimi dinledi, öskür dedi, bu boruya üfle dedi, ardından kendinden gayet emin bir şekilde, "Evet. Sende ya astım var, ya mevsime bağlı alerji var, ya da gripsin." dedi. Vaay. Böyle doktorlara ihtiyacımız var dostum. Aslında ben önce, her göz kırpışında elmacık kemiklerini döven alt kirpiklerine odaklanışım yüzünden ne söylediğini tam algılayamadığımı düşündüğüm için, suratına bir süre boş boş baktım. Bakışlarım bana, "Ama korkma, zatürre değilsin." cevabını kazandırdı. Yao doktor, sen var ya, az değilsin. Tıp ekolüsün. Sonuçta geniiiiiş spektrumlu ilaçlarımı alıp eve geldim. Bir temizlik yapmak lazım artık, ama hiç halimiz yok değil mi Çarli? Bir ara eski okula gidip, yeni okulun istediği belgeleri tamamlamam lazım. Bir ara da "Lütfen beni okulunuza kabul edin, çok süber yemek yapıyorum, geleceğin Top Chef'iyim" içerikli bir essay yazmam lazım. Sonra da alırım biletimi, önce New York, sonra İstanbul. Haydi hop.
- Dünyanın Bütün Çiçekleri kimin şiiriydi ya?
İşte buralardan da bir Laura geldi geçti. Bizim mal Türk kızlarının o kompleksli, haset, şımarık tavırlarından, karbon kopya arkadaşlıklarından sonra ilaç gibi geldi, su gibi geçti, gitti. Söylenecek çok şey var, ama ona öğrettiğim üç gram Türkçe ile nasılsa hiçbirini anlamayacak burayı okuduğunda. O zaman şöyle diyeyim:
- E ben de bir yerde nudistim yani.
- Nerde?
- Banyoda?
Aklıma şey geldi şimdi: Skör eskiden Anastasya'nın tersten okunuşunun da Anastasya olduğunu sanıyordu.
Kaç gündür Guccap Abi'yi göremiyordum. Guccap Abi, bizim apartmanda oturan, Vincent isimli bir köpeği olan, yakışıklı bir avukat ağabey. Akşamları kapının önüne sigara içmeye indiğimde veya sabahları evden çıkarken karşılaşıyoruz genelde. Vincent bembeyaz bir yavru, henüz altı aylık. Guccap Abi'nin söylediğine göre en sevdiği arkadaşı benmişim. Beni görmediği günler havlayarak benden bahsediyormuş, canım Vinsınt. Aslında Vincent'la aramızdaki ilişkinin güçlenmesi biraz zaman aldı.
Akşamları Guccap Abi işten gelene kadar çişini zor tutan Vincent, apartmandan dışarı çıktıklarında genelde yüzüme bakmazdı. Ne oldu da BFF olduk değil mi, hemen anlatayım. Bir akşam yine sigara içiyor ve apartmandan çıkan insanlı köpeklere bakıyordum, gerçekten çeşit çeşitler. Buradaki insanların beni çıldırtan sevimlilikleri yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da süregeliyor. Köpeklerini ya evlatları, ya da kardeşleri olarak görüyorlar. Yani gerçekten. İşte ben kapıda oturmuş köpeciklere bakarken Vincent'la Guccap Abi belirdiler. Karşılıklı bir "How you doin'?"leşmeye kalmadı, Vincent efendi gelip benim ayağımın dibine şorrr diye bütün torbayı boşaltıverdi. "Eyvah" dedim içimden, "abi fena kızacak şimdi." Ay fakat o da ne, Guccap Abi durumu hiç sallamayıp hayvana sarıldı, poposuna poposuna vurup "Afferim oğluma ooohh ne de güzel işedin sen öyle" falan gibi şeyler söyledi. Ulan? O ayakkabılar kaç paraydı sen biliyor musun Guccap Efendi?
O günden sonra Vincent'la aramızda çok sağlam bir bağ kuruldu. Apartmanın önünde ne zaman beni görse gelip hemen yanıbaşıma çişini yapar, gider. Kaç gündür göremedim diyordum değil mi? Dün evden çıkıp markete doğru yürürken yolda karşılaştık bunlarla, Vincent çıldırdı yine, eteğimi falan ısırdı. Sonra da heyecandan olacak, hemen ayağımın yanında, büyük çişini tutamadı. Ve artık abisi midir, babası mıdır nedir o kenafir gözlü avukat, ismini almasına sebebiyet veren o şahane cümleyi kurdu: "Good job! Good job boy!"
Boyun devrilsin Guccap Efendi, böyle çocuk yetiştirilmez. Pazartesi günü Sosyal Hizmetleri arayıp Vincent'ın velayeti için başvuracağım.
- Candan Ercetingoz napiyor acaba?
- Kim be?
- Ya Kemal Ercetingoz iste.
- Kenan?
- Bence Kemal de olurmustu.
-Bes dakika sonra-
- Emel Celik Ercan mi dinlesek?
- Hahaha ay salak.
Her gunum daha da mi yogun geciyor, bana mi oyle geliyor emin degilim. Buraya ilk geldigimde yemek yapacak, sehri gezecek, alisveris yapacak, fotograf cekecek, sonra da film izleyebilecek zaman buluyordum, artik eve gelip saatlerce odev yapip uyuyorum. Parasut yemek yapti gecen hafta iki gece, ben olu gibi gozlerle hirkamin icinde makale okurken. Cumartesi gunu Italyan festivaline gittik, allahim nasil guzeldi. Sarkicilar seyrettik, haslanmis misir yedik, "uc pound domates tart usta" dedik. Butun haftanin yorgunlugu ustumden ucup gitti. Bugun tabii yine odevler, makaleler, bir de gidip hocanin birine "Beni daha cok yoracak bir seyler istiyorum, daha zor bir seyler yapmam lazim" deme gafletim yuzunden ustume binen otuz sayfa makale ile bogustum. Ikiye bolunuyorum bazen; bir yanim "lan manyak misin cik dolas" diyor, obur tarafim her dakikayi verimli gecirmek icin kendini yirtiyor. Arada yipraniyorum. Sonra bugun Cagri ile bulustuk. Sekiz sene olmus birbirimizi gormeyeli. En son Ankara'da Ogretmenler Lokali miydi, oyle bir yerde raki icip balik yemistik. Cocuktuk. Buyumusuz simdi, ama gulmeler ayni. Kakara kikiri nasil gecti zaman anlamadik, hava da mis gibiydi, hos yarin yine on derece dusuyor. Havalar da benim gibi iste, birbirimizin sirtini seviyoruz. Yarin tiyatromuzun bu sezonki acilisini yapacagiz, heyecan dorukta. Simdi gozlerimden uyku akarken kendi kendime diyorum ki, bu sefer kesin kucuk bir rol alacagim, kalan zamanimda pasalar gibi yatacagim. Ama yarin yine icimdeki inek beni ele gecirecek ve tum egitim hayatim boyunca gostermedigim eforu telafi etmek istercesine kosturacagim basrolun pesinden. Sonra aksama sizlanirim yine parasut'e. Bunlarin disinda taneyle degil de kiloyla kabak aldik ve uzun zamandir bu kadar cok kabagi bir arada gormedigim icin ne yapacagimi sasirdim. Belki soyle guzel bir kabak dolmasi? Annemi ozledim.
silgi @ Pazar, Kasım 06, 2011 -
Ozan'la New York'a gittiğimiz akşamdan beri hastayım. New York'ta Sibel'in verdiği paracetamol'lü haplar ve yüklendiğim vitaminler günü geçirmemi sağlasa da, döndükten sonraki gün resmen patladım. İçten. Klasik olarak her yutkunuşun bir zımparalanma etkisi yarattığı safhaya geldiğimde, geçen sefer İstanbul'dan getirdiğim antibiyotiği çakmaya başladım. Bir haftada o bitti, hastalık bir gıdım gerilemedi. Mıy mıy mıy bir halde yatakla kanepe arasında iki buçuk hafta daha takıldıktan sonra dün doktora gittim. Alt kirpikleri üsttekilerden uzun olan ve her bir kirpiğini tek tek rimellemiş olan doktor teyze şikayetlerimi dinledi, nefesimi dinledi, öskür dedi, bu boruya üfle dedi, ardından kendinden gayet emin bir şekilde, "Evet. Sende ya astım var, ya mevsime bağlı alerji var, ya da gripsin." dedi. Vaay. Böyle doktorlara ihtiyacımız var dostum. Aslında ben önce, her göz kırpışında elmacık kemiklerini döven alt kirpiklerine odaklanışım yüzünden ne söylediğini tam algılayamadığımı düşündüğüm için, suratına bir süre boş boş baktım. Bakışlarım bana, "Ama korkma, zatürre değilsin." cevabını kazandırdı. Yao doktor, sen var ya, az değilsin. Tıp ekolüsün. Sonuçta geniiiiiş spektrumlu ilaçlarımı alıp eve geldim. Bir temizlik yapmak lazım artık, ama hiç halimiz yok değil mi Çarli? Bir ara eski okula gidip, yeni okulun istediği belgeleri tamamlamam lazım. Bir ara da "Lütfen beni okulunuza kabul edin, çok süber yemek yapıyorum, geleceğin Top Chef'iyim" içerikli bir essay yazmam lazım. Sonra da alırım biletimi, önce New York, sonra İstanbul. Haydi hop.
silgi @ Çarşamba, Mayıs 11, 2011 -
- Dünyanın Bütün Çiçekleri kimin şiiriydi ya?
- Ulan söylesem tanıyacak mısın sanki?
- Herhalde kızım! Kimdi ya, söylesene.
- Ceyhun Atuf Kansu.
- Hah tabii ya.
- Hahaha ne "hah"ı ya, nasıl atıyorsun hatırlıyormuş gibi.
- Nasıl ya? Ortaokul Türkçe kitabından tanıyorum Kansu'yu.
- Madem öyle say bakalım Beş Hececiler'i.
- Neee? (zaman kazanmaya çalışıyor)
- Beş Hececiler! Başla!
- Faruk Nafiz Çamlıbel!
- Çok doğru, devam ediniz.
- Faruk Tınaz!
- Çok doğru, devam ediniz.
- Eöö, başka kimdi ya?
- Yuh diyorum. Ben en az üç tane sayarım.
- Ee ben de iki saydım işte?
silgi @ Cumartesi, Nisan 09, 2011 -
İşte buralardan da bir Laura geldi geçti. Bizim mal Türk kızlarının o kompleksli, haset, şımarık tavırlarından, karbon kopya arkadaşlıklarından sonra ilaç gibi geldi, su gibi geçti, gitti. Söylenecek çok şey var, ama ona öğrettiğim üç gram Türkçe ile nasılsa hiçbirini anlamayacak burayı okuduğunda. O zaman şöyle diyeyim:
Merhaba Laura. Seni seviyorum. Tamam. Siktir git. Nargile. Seni çok seviyorum.
And thanks for all the fish.
silgi @ Perşembe, Ocak 13, 2011 -
Merhaba.
Bugün Özgün'ün evinde ne kadar uzun zamandır hissetmediğim kadar evimde hissetmemin nedenini, Merve'yle oradan çıktıktan iki dakika sonra fark ettim. "Bu taraftan gidelim mi?" dedim. Gittik. Beş dakika filan yürüyüp sola döndük. Bir dakika kadar düz gittik. Sonra yine sola döndük. Elma Market'i yine değiştirmişler, sevgilim. A-101 gibi bir şey olmuş. Cengo Tekel duruyor, yılbaşı ışıkları biz gittiğimizden beri hiç kaldırılmamış gibi geldiyse de başta, sonradan fark ettim yeni bir yılbaşına az kaldığını. Kafamı kaldırdım, köpekli amcaların ışıkları kapalı. Gay'ler camda değil. Askılı tişörtlü kız kesin çoktan uyumuştur. Cihat zaten taşınmıştı, biliyorsun. Beni, Özgün'ün on dakika yürüme mesafesindeki yuvasında bile bu kadar evimde hissettiren şeyin, eskiden bizim olan evin pencerelerine şimdilerde asılmış olan koyu yeşil jaluziler olmadığı aşikardı. Bir kaç adım attık, "Acaba hâlâ duruyor mudur?" dedi Merve. "Duruyordur." dedim içimden. "Yok canım, daha neler." dedim, dışımdan. Baktık, duruyormuş. Nasılsevindim. Boyner kartım varmış kullanmadığım, tarihi geçmiş sanma ha, 11/11 yazıyordu; onunla kanırttık biraz. Bir tane de Telekom'un telefon kartı çıktı cüzdanımdan. Merve, "İçinde para var mı?" dedi. "Ne bileyim?" dedim. Bir ucundan Boyner kartımla, diğer ucundan telefon kartıyla uğraştık. Çıkaramadık. Bir yandan da bizim evimizde oturan yabancıları uyandırırız diye korktum. Hemen korkarım bilirsin. Sonra aklıma geldi, fotoğrafını çektik. Aslında bir tane de benim kafamı ampul gibi dibine soktuğum fotoğraf var, ama onu söylemem. Şimdi televizyonda My Name is Earl'deki bıyıklı adamın bıyıksız oynadığı bir dizi var. Ben hep seni düşünüyorum.
silgi @ Cuma, Kasım 12, 2010 -
- E ben de bir yerde nudistim yani.
- Nerde?
- Banyoda?
silgi @ Cumartesi, Ağustos 28, 2010 -
Aklıma şey geldi şimdi: Skör eskiden Anastasya'nın tersten okunuşunun da Anastasya olduğunu sanıyordu.
silgi @ Cumartesi, Haziran 19, 2010 -
Kaç gündür Guccap Abi'yi göremiyordum. Guccap Abi, bizim apartmanda oturan, Vincent isimli bir köpeği olan, yakışıklı bir avukat ağabey. Akşamları kapının önüne sigara içmeye indiğimde veya sabahları evden çıkarken karşılaşıyoruz genelde. Vincent bembeyaz bir yavru, henüz altı aylık. Guccap Abi'nin söylediğine göre en sevdiği arkadaşı benmişim. Beni görmediği günler havlayarak benden bahsediyormuş, canım Vinsınt. Aslında Vincent'la aramızdaki ilişkinin güçlenmesi biraz zaman aldı.
Akşamları Guccap Abi işten gelene kadar çişini zor tutan Vincent, apartmandan dışarı çıktıklarında genelde yüzüme bakmazdı. Ne oldu da BFF olduk değil mi, hemen anlatayım. Bir akşam yine sigara içiyor ve apartmandan çıkan insanlı köpeklere bakıyordum, gerçekten çeşit çeşitler. Buradaki insanların beni çıldırtan sevimlilikleri yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da süregeliyor. Köpeklerini ya evlatları, ya da kardeşleri olarak görüyorlar. Yani gerçekten. İşte ben kapıda oturmuş köpeciklere bakarken Vincent'la Guccap Abi belirdiler. Karşılıklı bir "How you doin'?"leşmeye kalmadı, Vincent efendi gelip benim ayağımın dibine şorrr diye bütün torbayı boşaltıverdi. "Eyvah" dedim içimden, "abi fena kızacak şimdi." Ay fakat o da ne, Guccap Abi durumu hiç sallamayıp hayvana sarıldı, poposuna poposuna vurup "Afferim oğluma ooohh ne de güzel işedin sen öyle" falan gibi şeyler söyledi. Ulan? O ayakkabılar kaç paraydı sen biliyor musun Guccap Efendi?
O günden sonra Vincent'la aramızda çok sağlam bir bağ kuruldu. Apartmanın önünde ne zaman beni görse gelip hemen yanıbaşıma çişini yapar, gider. Kaç gündür göremedim diyordum değil mi? Dün evden çıkıp markete doğru yürürken yolda karşılaştık bunlarla, Vincent çıldırdı yine, eteğimi falan ısırdı. Sonra da heyecandan olacak, hemen ayağımın yanında, büyük çişini tutamadı. Ve artık abisi midir, babası mıdır nedir o kenafir gözlü avukat, ismini almasına sebebiyet veren o şahane cümleyi kurdu: "Good job! Good job boy!"
Boyun devrilsin Guccap Efendi, böyle çocuk yetiştirilmez. Pazartesi günü Sosyal Hizmetleri arayıp Vincent'ın velayeti için başvuracağım.
silgi @ Cuma, Haziran 18, 2010 -
- Candan Ercetingoz napiyor acaba?
- Kim be?
- Ya Kemal Ercetingoz iste.
- Kenan?
- Bence Kemal de olurmustu.
-Bes dakika sonra-
- Emel Celik Ercan mi dinlesek?
- Hahaha ay salak.
silgi @ Cuma, Mayıs 21, 2010 -
Her gunum daha da mi yogun geciyor, bana mi oyle geliyor emin degilim. Buraya ilk geldigimde yemek yapacak, sehri gezecek, alisveris yapacak, fotograf cekecek, sonra da film izleyebilecek zaman buluyordum, artik eve gelip saatlerce odev yapip uyuyorum. Parasut yemek yapti gecen hafta iki gece, ben olu gibi gozlerle hirkamin icinde makale okurken. Cumartesi gunu Italyan festivaline gittik, allahim nasil guzeldi. Sarkicilar seyrettik, haslanmis misir yedik, "uc pound domates tart usta" dedik. Butun haftanin yorgunlugu ustumden ucup gitti. Bugun tabii yine odevler, makaleler, bir de gidip hocanin birine "Beni daha cok yoracak bir seyler istiyorum, daha zor bir seyler yapmam lazim" deme gafletim yuzunden ustume binen otuz sayfa makale ile bogustum. Ikiye bolunuyorum bazen; bir yanim "lan manyak misin cik dolas" diyor, obur tarafim her dakikayi verimli gecirmek icin kendini yirtiyor. Arada yipraniyorum. Sonra bugun Cagri ile bulustuk. Sekiz sene olmus birbirimizi gormeyeli. En son Ankara'da Ogretmenler Lokali miydi, oyle bir yerde raki icip balik yemistik. Cocuktuk. Buyumusuz simdi, ama gulmeler ayni. Kakara kikiri nasil gecti zaman anlamadik, hava da mis gibiydi, hos yarin yine on derece dusuyor. Havalar da benim gibi iste, birbirimizin sirtini seviyoruz. Yarin tiyatromuzun bu sezonki acilisini yapacagiz, heyecan dorukta. Simdi gozlerimden uyku akarken kendi kendime diyorum ki, bu sefer kesin kucuk bir rol alacagim, kalan zamanimda pasalar gibi yatacagim. Ama yarin yine icimdeki inek beni ele gecirecek ve tum egitim hayatim boyunca gostermedigim eforu telafi etmek istercesine kosturacagim basrolun pesinden. Sonra aksama sizlanirim yine parasut'e. Bunlarin disinda taneyle degil de kiloyla kabak aldik ve uzun zamandir bu kadar cok kabagi bir arada gormedigim icin ne yapacagimi sasirdim. Belki soyle guzel bir kabak dolmasi? Annemi ozledim.
silgi @ Pazartesi, Mayıs 17, 2010 -


Yorum gönder